HAMDİ HOCA

Nuri İyem

Artık Hamdi Hocayı görmek, sözünü sohbetini tatmaktan yoksunuz. Şimdi eserleri ve anılarımızda kalanı ile onu kuşatmaya zorunluyuz. Çevremde onu sevmeyen görmedim. Hele, şu buruk gerçekten sonra, hepimiz yanıyoruz: “Meğer ne çok severmişim”, bu sözleri her gördüğüm insandan duyuyorum.

Başkalarından da duydum, fakat asıl kendi kanılarıma dayanarak söylüyorum; Onu anlayabilmek çabasını gösterenler, iyi ve güzel dersler alırlardı. Hamdi Hocadan.

Hamdi Hoca için, yaşamak önemli idi. Bu yüzden, önce inanıp sonra reddiye yazdığı hiçbir düşünü görülmezdi kendisinde. Gelişir, serpilirdi durmadan. Nedir ki temel inançlarının yitirdiğini hiç görmedim.

Çoğu kimseye rüyalar içinde bir idealist gibi görünmüştür. Oysa: gerçeği, yaşadığı evren içinden doğru olarak kuşatırdı. Ne Ataç gibi bir düşünden ötekine çarpa çarpa giderdi, ne de Yahya Kemal gibi yapacağını yapmış bir insandı. Tükenmemişti asla.

Ataç, Hamdi Hocayı anlardı, anlardı ama kınardı da; Onu kendi safında göremediği için.

Hamdi Hoca, hiçbir zaman kimsenin safında olmadı. Ahmet Haşim’den ve Yahya Kemal’den açıkça ayrılırdı. Ama Ahmet Haşim’e ya da Yahya Kemal’e, bir sevgi ve saygı duyardı. Daima yücelterek överdi onları. Yalnız bu halini, derinden kuşatabilenler, Tanpınar’ın -şiirlerini anlamasalar bile- bir başka dünyası olduğunu görebilmişlerdir. Yeniden var olabilmek için, neleri idrâk etmemiz gerekir? Hangi temelden bu kalkınma olabilir? Ne yazmış, ne söylemişse hepsinde bu duyu ve düşünceleri, yaşanan birer gerçek olarak gözlerimizin önüne sermiştir. O, çöküşümüzü, imparatorluğun ta içinde hazırlana duran çöküşümüzü, 1901’de doğmasına rağmen âdeta yaşamıştı. Batıya hangi zorunlukla yöneldiğini anlamamamız gerekir. Ne falan sanatçının, ne de şu devrin etkisi altında kalacak insan değildi.

Bir geçmiş devrin hasreti içinde olmaktan çok, bir sağlam geleceğin hasretini, umudunu izledi durdu.

Nasıl yürekten pek az kimseye küsmüşse, belli başlı düşünülere de açık olmakla beraber, insanî duyu ve düşüncelerine uygulamayacağını kaldırır atardı.

Ne saklayayım; benim için Hamdi Hoca, 1934’ten beri, ihtiyaç duyup dünyasına koştuğum büyük bir insandı. Ondan bir yaşama ve direnme gücü aldığımı söylemeliyim. Ne yazık, ne yazık, bırakacağı birçok duyu ve düşünceyi birlikte götürdü.

Onun yokluğunu giderecek eserleri kaldı kalmasına. Ama o dostluğun kendine has çeşnisi vardı. Gücüm yetmiyor onun varlığının önemini anlatmaya. Tan pınarını hiç tükenmediği halde nice aramam? Nasıl yanmam?

(Yeditepe, sayı 56, 1-15 Şubat 1962)