AHMET HAMDİ TANPINAR

Gülten Akın

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim gibi hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim.
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Ozanlar vardır, doğumları, ölümleri, yaşamları ilgilendirir bizleri. Yalnız şi­irleri üstünde çalışmak istediğimiz zaman da ilgilendirir. Tanpınar’ın şiirlerini topluca okuduğumda gördüm ki, bu ozan, bir sürenin, bir yerin ozanı değil. Sanki Necatigil, sözlüğünde onu iş olsun diye 1902-1962 yıllarına yerleştirmiş, arayı bazı bilgilerle doldurmuş.

Aynı odaktan çıkmış 37 şiir. Birbirini bütünlemiyor şiirler. Her biri kendi içinde bir bütün. Ama, söylediğim gibi, çıkış yeri bir. Yukarıya aldığım, “Ne İçin­deyim Zamanın”da yakaladığımız bu odak noktasını her şiirde görebiliriz. Ne­dir bu?

Zamanla bütünleşme, sonsuzlaşma. Kendisini, yaşayan, fiziksel durumu ko­numu olan her şeyi, onların izlenimlerini soyutlaştırma.

Soyutlaştırma sözcüğü yetmiyor. Ağırlığından kurtarma, yoka vardırma de­mek gerekir.

Düşün kökenini gizemcilikle açıklayabilir miyiz? Bir inançla ilgili değil. Din­sel kökenli değil. Ama, bir yandan Hegel eytişimciliğine, öte yandan Bergson’un sezgici düşünüyle, doğu gizemciliğine, kopmaz çengeller atıyor.

“Ne İçindeyim Zamanın”, “Bendedir Korkusu” gibi şiirlerinin konusu, doğ­rudan kendi dünya görüşü. Ötekilerde, düşünce konuya yakın konumda eşlik ediyor. Çoğu zaman, imgeleri oluşturan, nesneleri silen bir araç oluyor.

Bu söylediklerimize göre şiirleri irdeleyelim:

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN:

“Ben, zamanın ne içinde ne dışındayım. Ona eşdeşim çünkü. Kendimi bir yere bağlı duymuyorum, onun için ağırlığım yok. Zaman gibi. Yaptığım iş, bir uçsuz bucaksızlıkta sessizliği öğütmek. Sonsuzluğun simgesi mavilikte ağırlık­sız olduğum için yüzmekteyim” diyen ozan, zamanı, yeri, ağırlığı, sesi yok et­mekte. Sessizliği, sonsuzluğu, ağırlıksızlığı egemen kılmaktadır. O, kökü kendi düşüncesinde olan bir sarmaşıktır. Ama bu düşünce bilinen anlamda bir düşün­ce değil, bir sezgidir ancak.

BENDEDİR KORKUSU:

1. dize: “Bendedir korkusu, biten şeylerin”

Bu şiir bir anahtar şiirdir. Ozan bu şiirle dünya görüşünü, daha doğrusu sez­gisini niçin seçtiğini, niçin kendisine yakıştırdığını, neden başka bir kişiliği ol­madığını açıklar:

Onda biten şeylerin korkusu vardır.

Bu korkuyu sanırım her insan yaşar. Ama sürekli değil, zaman zaman. Sü­rekli yaşandığı zamansa boşluğa, anlamsızlığa girilir. Nevroza varılır. Bir de sa­nata. (Nasılsa kıyıya varılacak, kıyıya vardığında “değilsin artık gemici” diyen Edip Cansever’de de, aynı nedenle bir simge olarak denize açılma isteğinden cayıldığı görülür. Başka ozanlarda da sık sık karşılaşırız bu bitme, sonuna varma korkusuyla.)

Nevroza değil de sanata nasıl varılıyor? Ozan onu da açıklıyor:

Çelik gagasında fecri taşıyan
Mavi kartal benim
Pençelerimde
Asılmış bir zümrüt gibidir hayat.

Güçlüdür o. Bir kartal kadar, zümrüt değerinde yaşamı, pençelerinde taşır­ken düşürmekten korkar elbet. Ama, düşürmeyeceğine de inanır bir yandan.

Sonsuzluk ısırır güzel kavsimde
Susamış bir ceylân gibi zamanı

Yaratıcıdır, ozandır o. Sonsuzluk, susamış bir ceylan gibi, yanında, yöresindedir. Kendisini izlemek zorundadır. Zamanı içerek izlemek. Zamanı sonsuzlu­ğa içiren yani zamanın bitişinden kurtulan ozan, hayatını, pençesinde taşıma gücünü sonsuza dek sürdürecektir. Ölümsüzdür.

Tanrılığını bildirmiyor da Dağlarca gibi, Tanrıyı yok sayıyor.

Şiiri ilk okuduğumda, sondan ikinci dizede “kavs” sözcüğünü niteleyen “güzel” sözcüğünün çiğ olduğunu, “kavis”i nitelemek için, daha dolaylı bir an­latımın ozana yakışacağını sanmıştım. Sonra anladım ki, bilinçle yapılmış. “Ka­vis”, “şiir”dir çünkü. Böyle bir düşünce şiirinde, “şiir”in nitelenmesinin, aracı anlatımlara gereksinmesi yoktur. “Güzel” demek yeter ve gerekir.

SABAH:

Kıskançlıktan bile arınmanın şiiri. Ozan, sevdiğini açılıp saçılmaya çağırı­yor. Çünkü sevdiği, “Çıplaklığı bir başka bahar olan”dır. Öyleyse, dışardaki ba­harla bütünleşmelidir. Çıplanarak. Kıskançlığa yer yok. Çünkü : “boyun, saç, meme”yi, okşayacak olan “esir”dir.

“Şiir”de, ozanın sonsuzlukla bütünleşme sezgisini, yarın ve iklim kaygısı ta­şımadığını bir kez daha öğreniriz. “Bendedir Korkusu”dan sonra, yazılmasa da olurdu gibi geldi bana. Yalnız, söylenmeden geçilmeyecek iki dize:

Sarışın buğdayı rüyalarımızın
Seni bağrımızda eker biçeriz

Şiirlerde zaman olarak, daha çok, gün doğumu ve gün batımı seçilmiş. “Uyanma”, “Deniz Ufkunda”, “Sabaha Karşı”, “Bir Gül Tazeliği” “Rıhtımda Uyuyan Gemi”de olduğu gibi. Ötekilerde ise, akşam, gece, ay aydınlığı, yarı ay­dınlık var. Çiğ ışık yok.

Ozanın işi gücü, tatlı ışığın yeryüzüne etkisini, nesneleri değiştirimini, onla­rın, kendi benliğinde oluşturduğu duyguları anlatmak. Nesneleri yoklaştırarak, değiştirerek. Soyut kavramları canlandırıp, onlara edim yükleyerek.

“Raks”dan aldığım şu dörtlüğe bakın:

Her an değişiyor, yelken, gül, kanat
Bütün burçlarıyla uyanmış gece
Defneler önünde şaha kalkan at
Zihnin eşiğinde ürkek düşünce.

“Akşam”dan da bir dörtlük:

Siyah, dağınık bir bulut
Karşı sırtın üzerinde
Birden değişti ve yakut
Bir kuş gerindi derinde.

Belli sözcükleri ve tamlamaları var Tanpınar’ın. Bunlar Haşim’in de sözcük­leridir. Ateş, batan güneş, su, bahçe, ufuk, mercan dallar, rüya, ay ışığı, yıldız, hayal, gül, bülbül ve zaman.

“Sabaha Karşı”da değişik bir yöntem uygulanmış. Anıdaki kadın somutlaştırılıp yakınlaştırılmış. Üstelik gülüyor.

Bir kadın başı duvardan
Uzanmış gülüyor bana

Ozan bu kez de parmaklarını eritip, aydınlığı mumyalıyor.

Eriyen parmaklarında
Mumyalanıyor aydınlık

Canlandırdı ya bir şeyi. Karşılığında yok edilen, edimsizleştirilen bir nesne olmalı.

“Selâm Olsun”da imgeler, oyunlar en yalın, en canlı. Dışa dönük bir şiir. Şa­şırmaya kalınıyor, bakıyoruz ki bir ölü ağzından söylenmiş.

Selâm olsun bizden güzel dünyaya
Bahçelerde hâlâ güller açar mı?

“Yollar Çok Erken”de, ozanın eşyayı silme, yok etme özelliğini belirten en iyi örneği buluruz. Yolları ilk akşamda siler. Öyle siler ki, yitme umudu bile kal­maz. Umudu yok eder, ayak seslerini örter. Bahçeleri söylemez de “bahçelerin inkârı”nı söyler. Son iki dizesi alınmaya değer:

Kırmak için bir dal bile bulamıyan
Soğuk rüzgârlarda kuruldu evin

Bu nasıl eve benzemez evdir ki, soğuk rüzgârlara kurularak işlevinden kur­tulur. Bu nasıl rüzgârdır ki, kırmak için bir dal bulamaz. “Siyah Atlar” sığ, önemsiz bir şiir bence.

BİR HEYKEL İÇİN:

Bir heykelin olumsuzluğu ancak bu denli başarılı verilir. Yoktur hiç bir nes­ne canlılığın simgesi olabilecek. Ne ay ışığı, ne bir tek su nergisi. Akmayan za­man nehrinin sularında uçan bir kırlangıç bile yoktur. Kumsalında sedef, ateşler püskürerek dolaşan ejderha. Onlar da yoktur. Lotus çiçekleriyle derinleşen bir bahçeyi de hiç aramayın.

Ejderha, lotus çiçeği, ÇİN’in simgeleridir. Genişliği ansıtmasıyla, heykelin kapladığı dar alana karşıt olsun diye verilmiş. Ama heykel yine de sonsuzluğun içinde, canlı gibi gülümsemektedir.

“Başka Bir Yıldızda”da, ölüm sonrasında, yaşamın nesnelerine dünyaya ba­kış anlatılır. Bir lamba, bir ayna, yemyeşil dallar falan.

Düğümlenen nefesinden
Sarmaşıklar, derin güller
Arasından dem çekerek
Doğup ölen güvercinler

Sonuçta der ki:

Beyhude hatırlıyoruz
Bu hiç olmamış şeyleri.

Yok edim. Sonsuz bir yok edim. Tanrıdan, doğadan hınç alıyor sanki. Onur­lu. Kendi yok edecek, bırakmayacak yok olmaya.

“Sesin” de öyle. Sevgili bir sesten alınan haz, sesin kesilmesiyle bir düşe dö­nüşür. Ses, somut bir nesne iken, birden irkilmesiyle ozanın; aynanın öte yüzü­ne geçip, soyut bir görüntü olmuştur. Bu yan bin özlemle delik deşiktir.

VE ZAMAN HEP NESNELEŞMİŞTİR.

Sonsuzluğu ısırtılabilir bir şeydir. Aralanacak bir kapıdır. Büyülenmiş bir ceylan da olabilir.

GEZİNTİ:

İkiz hayaletler gibi yürüdük
Puslu aydınlıkta o bahar günü

ile başlıyor. Pes diyor insan. Bir sonsuza aktarılış uğruna, kendini ve sevgiliyi hayalete dönüştürmek. Yıldızların parıltısını ıssız gece suda yineliyor. Ozan, asıl canlı olana değil, bu suda yinelenene; imge, düşünce, düş olana bakıyor.

“Hatırlama”da hep bilinir iki dize :

Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı, kırılmış dal uçlarından

Dizeler, eşsiz benzetmelerle dolu. “İkinci Yeni” akımında yeniden canlandı­rılmış olandır bu.

“Her Şey Yerli Yerinde”, bir öğle sonu sessizliğinde, anlık bir yaz yaşantısı­nın izlenimleri. Düz bir şiir.

Özgünlüğü olmayan şiirleri atlayıp geçiyorum.

“Bırak Aydınlığa”dan bir dize kalıyor, onu topluyorum:

Git uzak akşamda dağıt kendini

BURSA’DA ZAMAN:

Tanpınar’ın en ünlü şiiri. Onunla, baştan beri şiirlerinde izlediğimiz dünya anlayışını, sezişini somutlaştırmıştır. Bir kez daha ansımıştık Dağlarca’yı başlar­da. Ondaki “Tanrılığını duyurma”, Tanpınar’da Tanrıyı silerek, kendi yaratıcılı­ğını ortaya koyma biçiminde görünmekteydi.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim

“Ovanın yeşilini, göğün sonsuz mavisini, mimarîlerin en ilâhisini” kendin­de toplayan, “sessizliğin, sonsuz zaman vehmiyle çınladığı” Bursa, bu anlayışın ölüm yeri olmalıdır elbet.

Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette

O yüzden ozan, “bu eski yerde” sevdiğiyle başbaşa son uykusunu uyumak ister. “Bursa’da Zaman” Tanpınar sezgisinin, şiirinin sonu olmalıdır. Ardından başkaları yazılmış olsa da.

(Türk Dili, sayı 272, Mayıs 1974, s. 654-659)

 

 

AHMET HAMDİ TANPINAR

Gülten Akın

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim gibi hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim.
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Ozanlar vardır, doğumları, ölümleri, yaşamları ilgilendirir bizleri. Yalnız şi­irleri üstünde çalışmak istediğimiz zaman da ilgilendirir. Tanpınar’ın şiirlerini topluca okuduğumda gördüm ki, bu ozan, bir sürenin, bir yerin ozanı değil. Sanki Necatigil, sözlüğünde onu iş olsun diye 1902-1962 yıllarına yerleştirmiş, arayı bazı bilgilerle doldurmuş.

Aynı odaktan çıkmış 37 şiir. Birbirini bütünlemiyor şiirler. Her biri kendi içinde bir bütün. Ama, söylediğim gibi, çıkış yeri bir. Yukarıya aldığım, “Ne İçin­deyim Zamanın”da yakaladığımız bu odak noktasını her şiirde görebiliriz. Ne­dir bu?

Zamanla bütünleşme, sonsuzlaşma. Kendisini, yaşayan, fiziksel durumu ko­numu olan her şeyi, onların izlenimlerini soyutlaştırma.

Soyutlaştırma sözcüğü yetmiyor. Ağırlığından kurtarma, yoka vardırma de­mek gerekir.

Düşün kökenini gizemcilikle açıklayabilir miyiz? Bir inançla ilgili değil. Din­sel kökenli değil. Ama, bir yandan Hegel eytişimciliğine, öte yandan Bergson’un sezgici düşünüyle, doğu gizemciliğine, kopmaz çengeller atıyor.

“Ne İçindeyim Zamanın”, “Bendedir Korkusu” gibi şiirlerinin konusu, doğ­rudan kendi dünya görüşü. Ötekilerde, düşünce konuya yakın konumda eşlik ediyor. Çoğu zaman, imgeleri oluşturan, nesneleri silen bir araç oluyor.

Bu söylediklerimize göre şiirleri irdeleyelim:

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN:

“Ben, zamanın ne içinde ne dışındayım. Ona eşdeşim çünkü. Kendimi bir yere bağlı duymuyorum, onun için ağırlığım yok. Zaman gibi. Yaptığım iş, bir uçsuz bucaksızlıkta sessizliği öğütmek. Sonsuzluğun simgesi mavilikte ağırlık­sız olduğum için yüzmekteyim” diyen ozan, zamanı, yeri, ağırlığı, sesi yok et­mekte. Sessizliği, sonsuzluğu, ağırlıksızlığı egemen kılmaktadır. O, kökü kendi düşüncesinde olan bir sarmaşıktır. Ama bu düşünce bilinen anlamda bir düşün­ce değil, bir sezgidir ancak.

BENDEDİR KORKUSU:

1. dize: “Bendedir korkusu, biten şeylerin”

Bu şiir bir anahtar şiirdir. Ozan bu şiirle dünya görüşünü, daha doğrusu sez­gisini niçin seçtiğini, niçin kendisine yakıştırdığını, neden başka bir kişiliği ol­madığını açıklar:

Onda biten şeylerin korkusu vardır.

Bu korkuyu sanırım her insan yaşar. Ama sürekli değil, zaman zaman. Sü­rekli yaşandığı zamansa boşluğa, anlamsızlığa girilir. Nevroza varılır. Bir de sa­nata. (Nasılsa kıyıya varılacak, kıyıya vardığında “değilsin artık gemici” diyen Edip Cansever’de de, aynı nedenle bir simge olarak denize açılma isteğinden cayıldığı görülür. Başka ozanlarda da sık sık karşılaşırız bu bitme, sonuna varma korkusuyla.)

Nevroza değil de sanata nasıl varılıyor? Ozan onu da açıklıyor:

Çelik gagasında fecri taşıyan
Mavi kartal benim
Pençelerimde
Asılmış bir zümrüt gibidir hayat.

Güçlüdür o. Bir kartal kadar, zümrüt değerinde yaşamı, pençelerinde taşır­ken düşürmekten korkar elbet. Ama, düşürmeyeceğine de inanır bir yandan.

Sonsuzluk ısırır güzel kavsimde
Susamış bir ceylân gibi zamanı

Yaratıcıdır, ozandır o. Sonsuzluk, susamış bir ceylan gibi, yanında, yöresindedir. Kendisini izlemek zorundadır. Zamanı içerek izlemek. Zamanı sonsuzlu­ğa içiren yani zamanın bitişinden kurtulan ozan, hayatını, pençesinde taşıma gücünü sonsuza dek sürdürecektir. Ölümsüzdür.

Tanrılığını bildirmiyor da Dağlarca gibi, Tanrıyı yok sayıyor.

Şiiri ilk okuduğumda, sondan ikinci dizede “kavs” sözcüğünü niteleyen “güzel” sözcüğünün çiğ olduğunu, “kavis”i nitelemek için, daha dolaylı bir an­latımın ozana yakışacağını sanmıştım. Sonra anladım ki, bilinçle yapılmış. “Ka­vis”, “şiir”dir çünkü. Böyle bir düşünce şiirinde, “şiir”in nitelenmesinin, aracı anlatımlara gereksinmesi yoktur. “Güzel” demek yeter ve gerekir.

SABAH:

Kıskançlıktan bile arınmanın şiiri. Ozan, sevdiğini açılıp saçılmaya çağırı­yor. Çünkü sevdiği, “Çıplaklığı bir başka bahar olan”dır. Öyleyse, dışardaki ba­harla bütünleşmelidir. Çıplanarak. Kıskançlığa yer yok. Çünkü : “boyun, saç, meme”yi, okşayacak olan “esir”dir.

“Şiir”de, ozanın sonsuzlukla bütünleşme sezgisini, yarın ve iklim kaygısı ta­şımadığını bir kez daha öğreniriz. “Bendedir Korkusu”dan sonra, yazılmasa da olurdu gibi geldi bana. Yalnız, söylenmeden geçilmeyecek iki dize:

Sarışın buğdayı rüyalarımızın
Seni bağrımızda eker biçeriz

Şiirlerde zaman olarak, daha çok, gün doğumu ve gün batımı seçilmiş. “Uyanma”, “Deniz Ufkunda”, “Sabaha Karşı”, “Bir Gül Tazeliği” “Rıhtımda Uyuyan Gemi”de olduğu gibi. Ötekilerde ise, akşam, gece, ay aydınlığı, yarı ay­dınlık var. Çiğ ışık yok.

Ozanın işi gücü, tatlı ışığın yeryüzüne etkisini, nesneleri değiştirimini, onla­rın, kendi benliğinde oluşturduğu duyguları anlatmak. Nesneleri yoklaştırarak, değiştirerek. Soyut kavramları canlandırıp, onlara edim yükleyerek.

“Raks”dan aldığım şu dörtlüğe bakın:

Her an değişiyor, yelken, gül, kanat
Bütün burçlarıyla uyanmış gece
Defneler önünde şaha kalkan at
Zihnin eşiğinde ürkek düşünce.

“Akşam”dan da bir dörtlük:

Siyah, dağınık bir bulut
Karşı sırtın üzerinde
Birden değişti ve yakut
Bir kuş gerindi derinde.

Belli sözcükleri ve tamlamaları var Tanpınar’ın. Bunlar Haşim’in de sözcük­leridir. Ateş, batan güneş, su, bahçe, ufuk, mercan dallar, rüya, ay ışığı, yıldız, hayal, gül, bülbül ve zaman.

“Sabaha Karşı”da değişik bir yöntem uygulanmış. Anıdaki kadın somutlaştırılıp yakınlaştırılmış. Üstelik gülüyor.

Bir kadın başı duvardan
Uzanmış gülüyor bana

Ozan bu kez de parmaklarını eritip, aydınlığı mumyalıyor.

Eriyen parmaklarında
Mumyalanıyor aydınlık

Canlandırdı ya bir şeyi. Karşılığında yok edilen, edimsizleştirilen bir nesne olmalı.

“Selâm Olsun”da imgeler, oyunlar en yalın, en canlı. Dışa dönük bir şiir. Şa­şırmaya kalınıyor, bakıyoruz ki bir ölü ağzından söylenmiş.

Selâm olsun bizden güzel dünyaya
Bahçelerde hâlâ güller açar mı?

“Yollar Çok Erken”de, ozanın eşyayı silme, yok etme özelliğini belirten en iyi örneği buluruz. Yolları ilk akşamda siler. Öyle siler ki, yitme umudu bile kal­maz. Umudu yok eder, ayak seslerini örter. Bahçeleri söylemez de “bahçelerin inkârı”nı söyler. Son iki dizesi alınmaya değer:

Kırmak için bir dal bile bulamıyan
Soğuk rüzgârlarda kuruldu evin

Bu nasıl eve benzemez evdir ki, soğuk rüzgârlara kurularak işlevinden kur­tulur. Bu nasıl rüzgârdır ki, kırmak için bir dal bulamaz. “Siyah Atlar” sığ, önemsiz bir şiir bence.

BİR HEYKEL İÇİN:

Bir heykelin olumsuzluğu ancak bu denli başarılı verilir. Yoktur hiç bir nes­ne canlılığın simgesi olabilecek. Ne ay ışığı, ne bir tek su nergisi. Akmayan za­man nehrinin sularında uçan bir kırlangıç bile yoktur. Kumsalında sedef, ateşler püskürerek dolaşan ejderha. Onlar da yoktur. Lotus çiçekleriyle derinleşen bir bahçeyi de hiç aramayın.

Ejderha, lotus çiçeği, ÇİN’in simgeleridir. Genişliği ansıtmasıyla, heykelin kapladığı dar alana karşıt olsun diye verilmiş. Ama heykel yine de sonsuzluğun içinde, canlı gibi gülümsemektedir.

“Başka Bir Yıldızda”da, ölüm sonrasında, yaşamın nesnelerine dünyaya ba­kış anlatılır. Bir lamba, bir ayna, yemyeşil dallar falan.

Düğümlenen nefesinden
Sarmaşıklar, derin güller
Arasından dem çekerek
Doğup ölen güvercinler

Sonuçta der ki:

Beyhude hatırlıyoruz
Bu hiç olmamış şeyleri.

Yok edim. Sonsuz bir yok edim. Tanrıdan, doğadan hınç alıyor sanki. Onur­lu. Kendi yok edecek, bırakmayacak yok olmaya.

“Sesin” de öyle. Sevgili bir sesten alınan haz, sesin kesilmesiyle bir düşe dö­nüşür. Ses, somut bir nesne iken, birden irkilmesiyle ozanın; aynanın öte yüzü­ne geçip, soyut bir görüntü olmuştur. Bu yan bin özlemle delik deşiktir.

VE ZAMAN HEP NESNELEŞMİŞTİR.

Sonsuzluğu ısırtılabilir bir şeydir. Aralanacak bir kapıdır. Büyülenmiş bir ceylan da olabilir.

GEZİNTİ:

İkiz hayaletler gibi yürüdük
Puslu aydınlıkta o bahar günü

ile başlıyor. Pes diyor insan. Bir sonsuza aktarılış uğruna, kendini ve sevgiliyi hayalete dönüştürmek. Yıldızların parıltısını ıssız gece suda yineliyor. Ozan, asıl canlı olana değil, bu suda yinelenene; imge, düşünce, düş olana bakıyor.

“Hatırlama”da hep bilinir iki dize :

Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı, kırılmış dal uçlarından

Dizeler, eşsiz benzetmelerle dolu. “İkinci Yeni” akımında yeniden canlandı­rılmış olandır bu.

“Her Şey Yerli Yerinde”, bir öğle sonu sessizliğinde, anlık bir yaz yaşantısı­nın izlenimleri. Düz bir şiir.

Özgünlüğü olmayan şiirleri atlayıp geçiyorum.

“Bırak Aydınlığa”dan bir dize kalıyor, onu topluyorum:

Git uzak akşamda dağıt kendini

BURSA’DA ZAMAN:

Tanpınar’ın en ünlü şiiri. Onunla, baştan beri şiirlerinde izlediğimiz dünya anlayışını, sezişini somutlaştırmıştır. Bir kez daha ansımıştık Dağlarca’yı başlar­da. Ondaki “Tanrılığını duyurma”, Tanpınar’da Tanrıyı silerek, kendi yaratıcılı­ğını ortaya koyma biçiminde görünmekteydi.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim

“Ovanın yeşilini, göğün sonsuz mavisini, mimarîlerin en ilâhisini” kendin­de toplayan, “sessizliğin, sonsuz zaman vehmiyle çınladığı” Bursa, bu anlayışın ölüm yeri olmalıdır elbet.

Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette

O yüzden ozan, “bu eski yerde” sevdiğiyle başbaşa son uykusunu uyumak ister. “Bursa’da Zaman” Tanpınar sezgisinin, şiirinin sonu olmalıdır. Ardından başkaları yazılmış olsa da.

(Türk Dili, sayı 272, Mayıs 1974, s. 654-659)